HERSEY BURDA

HERSEYİ BULABİLDECEĞİN TEK ADRES
 
AnasayfaTakvimSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» free slot machines win cash
Çarş. Ağus. 03, 2011 3:57 am tarafından Misafir

» watch naruto hentai watch naruto hentai free
Çarş. Ağus. 03, 2011 3:52 am tarafından Misafir

» major fish oil
Salı Ağus. 02, 2011 10:26 pm tarafından Misafir

» hentai about hentai academy
Salı Ağus. 02, 2011 10:10 am tarafından Misafir

» гинекология ответы
Ptsi Ağus. 01, 2011 9:18 am tarafından Misafir

» x-Hack hack you
Ptsi Ağus. 01, 2011 8:00 am tarafından Misafir

» When the first Whirlpool Duet album was released in December 2001
Ptsi Ağus. 01, 2011 3:05 am tarafından Misafir

» women at work hentai online women at work hentai stream
Ptsi Ağus. 01, 2011 2:56 am tarafından Misafir

» facebook likes xb
Paz Tem. 31, 2011 9:22 am tarafından Misafir

Tarıyıcı
 Kapı
 Indeks
 Üye Listesi
 Profil
 SSS
 Arama
Forum
HABERLER
Fikri Türkel köşe yazıları

Paylaş | 
 

 İşsizlikle Mücadele

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 3361
KULLANICI PUANLARI : 9918
Kayıt tarihi : 16/05/10

MesajKonu: İşsizlikle Mücadele   Cuma Ekim 29, 2010 12:05 pm

İşsizlikle Mücadele
1970’lerden 2000’li yıllara kadar Türkiye’nin en önemli sorunu yüksek enflasyon olmuştu. Bu nedenle de, ister ciddi isterse de göstermelik olsun, bu dönemde açıklanan her ekonomi programının temel ...

1970’lerden 2000’li yıllara kadar Türkiye’nin en önemli sorunu yüksek enflasyon olmuştu. Bu nedenle de, ister ciddi isterse de göstermelik olsun, bu dönemde açıklanan her ekonomi programının temel vurgusu “enflasyonla mücadele” üzerineydi. Enflasyonu hala tam istediğimiz seviyeye çekemedik ama yine de önümüzdeki dönemde bu durum değişeceğe benziyor. 2001 krizinden sonra yavaş yavaş ön plana çıkmaya başlayan işsizlik, 2008-09 resesyonu sonrasında bir numaralı sorun olarak gündeme oturacak gibi görünüyor. Bu nedenle de, bize göre, önümüzdeki dönemde açıklanacak ekonomi programlarının temel vurgusunun “işsizlikle mücadele” olması gerekiyor.

Resesyonun Faturası
İşsizlikteki son durumu aşağıdaki kutuda ele alıyoruz. Mevsimsellikten arındırılmış verilere baktığımızda, geçen yıl ekonominin resesyona gimesiyle hızla tırmanan işsizlik oranının bu yıl mayıs-temmuz döneminde bir miktar gerilediğini görüyoruz. Fakat ağustos ayına ilişkin son veriler bu gerilemenin durduğunu ve işsizliğin yönünü yeniden yukarıya döndüğünü gösteriyor. İşsizlik oranında 2009 yılı ortalaması yüzde 14,5 civarında gerçekleşecek gibi görünüyor. Oysa geçen yıl bu oran yüzde 11, resesyonun henüz kapımızı çalmadığı 2007 yılında ise yüzde 10,3 seviyesindeydi. Yani resesyonun işsizlik oranında yaklaşık 4 puanlık bir sıçramaya yol açtığını söyleyebiliriz. Resesyon işsiz sayısını ise 2,5 milyon civarından 3,5 milyon civarına yükseltmiş, yani 1 milyon kişiyi daha işsizler ordusuna dahil etmiş durumda.

Türkiye’de işsizlik oranı daha önce hiç bu kadar yüksek seviyelere yükselmemişti. 1977-80 resesyonu sırasında çift haneli seviyeler zorlanmış ama o noktaya gelmeden gerileme yaşanmıştı. 2001 resesyonundan sonra işsizlik oranı yüzde 10’nun biraz üzerine oturup kalmıştı. Önümüzdeki dönemde ise işsizlik oranı yüzde 14-15 civarına yerleşecek gibi görünüyor. İşsizlik oranını bu seviyenin altına çekebilmek için aktif bir ekonomi politikası izlenmesi gerekiyor.

Tek Yol Büyüme
Çalışma ekonomisi literatüründe işsizlikle mücadele konusunda temelde iki politika üzerinde duruluyor. Birinci politika işsizlik sorununun çözümünün ancak ekonominin büyümesiyle mümkün olduğu görüşüne dayanıyor. İkinci politikada ise mikro reformlar yoluyla işgücü maliyetlerinin düşürülmesiyle istihdamda artış ve dolayısıyla işsizlikte düşüş sağlanabileceği savunuluyor. Ancak bu ikinci politika ilkinin alternatifi olmaktan ziyade tamamlayıcısı niteliğinde. Sadece işgücü maliyetlerini düşürerek işsizlik sorununun çözümü pek mümkün görünmüyor.

Türkiye halen çalışabilir yaştaki (15-64 arası) nüfusun artış gösterdiği bir demografik geçiş sürecinin içinde. Bu nedenle normal şartlarda işgücü piyasasına her yıl yaklaşık 500 bin kişilik bir giriş oluyor. Yapılan çalışmalar bu 500 bin kişiye istihdam olanağı sağlayabilmek için bile yüzde 6 civarında bir büyümenin şart olduğunu gösteriyor. Büyüme bu oranın altında kaldığında işsizlikte artış yaşanması da kaçınılmaz oluyor. İşsizlikte düşüş sağlanabilmesi için ise bu oranın üzerinde bir büyümeye ihtiyaç duyuluyor. Bu hesaplarda olabilecek hata payını da düşünürsek, demek ki işsizlikte düşüş sağlamak için her yıl en azından yüzde 7-8 gibi bir büyüme oranını gerçekleştirmek gerekiyor.

Güven Unsuru Eksik
Nitekim 2001 krizinden sonra (2002-2007 arasında) Türkiye ekonomisi ortalama yüzde 6,8’lik bir büyüme oranı tutturduğu halde işsizlikte ciddi bir düşüş sağlayamamıştı. Bu dönem içinde bir ara yüzde 10,8’e kadar çıkan işsizlik oranı en fazla yüzde 10,2’ye kadar geri çekilebilmişti. Yani Türkiye’nin geçmiş performansına göre hiç de fena sayılmayacak bu büyüme performansı bile işsizliği ancak sabit tutmaya yetebilmişti.

Demek ki önümüzdeki dönemde işsizliği azaltmak için çok daha yüksek bir büyüme performansına ulaşabilmek gerekiyor. Bize kalırsa bunu sağlamak da imkansız değil. Türkiye gelişmekte olan bir ülke olarak hala pek çok alanda tüketime ve yatırıma aç olduğundan hızlı büyüme potansiyeline de sahip. Günümüz dünyasında bu büyümeyi finanse edebilecek kaynaklara ulaşmak da o kadar büyük bir sorun oluşturmuyor. Türkiye’de tasarruf oranı düşük ama dünyada geleceği parlak ülkelere yatırım yapmaya hazır büyük bir sermaye birikimi mevcut bulunuyor. Yani helva yapmak için gerekli üç unsurdan un ve şeker hazır duruyor.

Ancak helva yapmak için bir de yağa gereksinim var ki işte Türkiye’de sorun bu alanda yaşanıyor. Hükümetin ekonomide geleceğe güveni sağlayacak adımları bir türlü atmaması, büyüme potansiyelinin hayata geçirilmesine engel oluyor. İktidarda bir tek parti hükümetinin bulunmasına rağmen Türkiye’nin siyasi istikrarsızlıktan bir türlü kurtulamaması da aynı sonuca yol açıyor. Sürekli darbe senaryolarının konuşulduğu bir ülkede yatırım yapacak birilerini bulmak da pek kolay olmuyor.

Mücadele Reçetesi
Türkiye’de siyasi istikrarsızlığın yeniden hortladığı ve hükümetin ekonomide güveni sağlayacak adımları atmadığı dönem küresel resesyonla aynı döneme denk geldiği için, bu faktörlerin büyüme üzerindeki olumsuz etkisi henüz ayırt edilebilmiş değil esasında. Hükümet ekonomide bu yıl yaşanan çöküşü tamamen küresel resesyona atfediyor ve bu toplumda destek de bulabiliyor. Fakat biz Türkiye’nin küresel resesyondan en fazla etkilenen ülkelerden biri olmasını işte bu tür sorunların da var olmasına bağlıyoruz. Bu sorunlar bir türlü ortadan kaldırılamadığı için resesyon sonrasındaki dönem için de pek umutlu olamıyoruz.

Bu çerçevede, gerçekleştirilmesinin biraz zor olduğunu düşünmekle birlikte, işsizlikle mücadele için atılabilecek adımların aşağı yukarı belli olduğunu söyleyebiliriz. Öncelikle siyasi sorunların bir çözüme kavuşturulması ve artık toplumsal mutabakatın sağlanması şart. Bize göre bunun tek yolu ise demokrasiye daha fazla sahip çıkmak. Siyasi istikrarın sağlanmasından sonra ekonomide en fazla endişe konusu olan kamu maliyesi alanında da tedbirlerin alınması gerekiyor. Kamu maliyesini dengeye getirecek adımlar atılıp bir “mali kural” ile bunun değişmezliği de garanti edilebilirse, ekonomide geleceğe güvenin yeniden artması sağlanabilir.

Mikro Reform
Bu iki alanda atılacak adımlardan sonra ise sıra ekonominin çarklarını yağlayacak mikro reformlara gelmek zorunda. Somuta indirgersek, mikro reformlar, özellikle küçük ve orta boy işletmelerin kredilere ulaşımını kolaylaştırmak, istihdam üzerindeki vergi yüklerinin azaltılması, gelecek vaat eden sektörlerin ihtiyaç duyduğu becerilerin işgücüne kazandırılmasına yönelik eğitim programlarının hazırlanması gibi adımları içeriyor.

Hükümetin bu tür adımları içeren bir ekonomi programı uygulamasına başvurmaması halinde, önümüzdeki yıllarda işsizlikte bir düşüş yaşanması zor görünüyor. Hatta bugünkü büyüme performansıyla işsizliğin daha da yükselmesi de söz konusu olabilir. Tabii bunun da birtakım toplumsal ve siyasi sonuçları olacak. İşsizlikte düşüş sağlayamayan bir hükümetin iktidarda uzun süre kalabilmesi zor. Tıpkı enflasyon konusunda olduğu gibi, bu siyasi sonuçlar nedeniyle eninde sonunda hükümetler işsizlikle mücadeleyi ciddi olarak gündemlerine almak zorunda kalacak. Ancak o zamana kadar yaşanacak kayıplar, muhtemelen, ülkemizin refah yarışında biraz daha nal toplamasıyla sonuçlanacak.

İşsizlikte Yön Yine Yukarı Döndü
Ağustos ayında işsizlik oranı yüzde 13,4 olarak gerçekleşti. Bu oran bir yıl öncesine göre 3,2, önceki aya göre ise 0,6 puanlık artışa tekabül ediyor. Aylık değişime bakıldığında, işsizlik oranının beş aylık bir düşüş döneminden sonra yeniden yükselişe geçtiği görülüyor.

İşsizliğin yönünü yeniden yukarıya doğru dönmesinin önemli bir nedeni mevsimsellik. Tarım, inşaat ve turizm gibi sektörlerde faaliyetlerin hızlanması mevsimlik işgücü talebine yol açtığı için her yıl yaz aylarına doğru işsizlikte düşüş olurken, bu sektörlerde faaliyetlerin yavaşladığı kış aylarına doğru ise işsizlikte yükseliş yaşanıyor. Fakat bizim yaptığımız mevsimsel düzeltme, ağustos ayında işsizlik oranında mevsimselliğin ötesinde de bir artış yaşandığını gösteriyor. Mevsimsel düzeltilmiş işsizlik oranında üç aydır bir düşüş eğilimi vardı. Bu eğilimin sona ermesi pek de iyi bir haber oluşturmuyor.

Hatırlarsanız bu konuda son yazımızı haziran ayı verilerini değerlendirirken yazmış ve orada işsizlikteki toparlanmanın birkaç ay daha sürmesini beklediğimizi, sonrasında ne olacağının ise ekonomideki toparlanmaya bağlı olduğunu söylemiştik (Capital, Ekim 2009, Sayı 10). Ağustos ayında işsizliğin yönünü yeniden yukarıya dönmesi, bahar aylarındaki hızlı toparlanmadan sonra ekonominin yatay bir seyir içine girmesinden kaynaklandı gibi görünüyor. Ekonomideki toparlanmanın yavaşlaması yanında geleceğe yönelik beklentilerdeki iyileşmenin durması da işgücü talebini sınırlıyor. Öte yandan geleceğe yönelik endişelerin yeniden artmasıyla “ek işgücü etkisi”nin de (ailenin çalışan bireylerinin işsiz kalması ya da işsiz kalma olasılığının ortaya çıkmasıyla normalde çalışmayan bireylerinin iş aramaya başlaması) yeniden devreye girdiğini gözlemliyoruz. Bu da işgücü arzında fazladan bir artışa yol açarak işsizliğin yükselmesine neden oluyor.

Sanayide Küçülmenin Sonuna Yaklaştık
Sanayi üretimi eylül ayında yıllık bazda yüzde 8,6 oranında düşüş gösterdi. Böylece mart ayından beri devam eden toparlanma sürecinde bir kesinti ortaya çıktı. Sanayi üretimi ağustos 2008’den beri sürekli düşüşte ama mart ayından bu yana düşüş oranları azalma eğilimindeydi. Yani her ay bir önceki ayda görülenden daha az bir düşüş oranıyla karşılaşıyorduk. Ağustos ayındaki yüzde 6.3’lük düşüşten sonra eylül ayında yüzde 8,6’lık bir düşüş ortaya çıkınca bu eğilim kesintiye uğramış oldu.

Eylül ayında yaşanan bu gelişmeyle biraz tezat gibi görünebilir ama bizim tahminimiz sanayi üretimindeki bu düşüş döneminin artık sonuna yaklaştığımız yönünde. Sanayideki toparlanmanın ekim ayında yeniden geri döneceğini tahmin ediyoruz. Kasım veya aralık aylarında ise sanayi üretiminin yeniden yükselişe geçeceğini düşünüyoruz.

Bu düşüncemizin nedeni ekim ayından itibaren güçlü bir “baz etkisi”nin (geçen yılın aynı döneminde sanayi üretiminin normal düzeyinin altında olması) devreye girmiş olması. Geçen yıl küresel resesyon ekim ayından itibaren ağırlaşmaya başlamış, bu da dış ticaret kanallarını tıkayarak bize de aynen yansımıştı. Bu nedenle sanayinin normal üretim seviyesini tutturması bile bu aylarda güçlü bir toparlanmaya imkan verecek.

Nitekim eylül ayında kesintiye uğrayan kapasite kullanım oranındaki toparlanma ekimde geri dönerek bu görüşümüze destek verdi. Kapasite kullanım oranındaki yıllık düşüş nisan ayından beri sürekli gerileyerek ağustosta 6,5 puana inmiş ama eylülde 9,7 puana çıkmıştı. Ekimde ise kapasite kullanım oranı yüzde 71,8 olarak gerçekleşti ve geçen yılki düzeyinin 4,9 puan altında kaldı. Bizim hesaplarımız kapasite kullanım oranındaki bu gelişmelerin ekim ayında sanayi üretimindeki düşüşü yüzde 2-3 civarına kadar çekeceği yönünde.

Kasım ve aralık aylarında sanayi üretimini küresel resesyondan kaynaklanan baz etkisi yanında Kurban Bayramı tatilinden kaynaklanan baz etkisi de etkileyecek. Geçen yıl aralık ayında yaşanan ve hafta ortasına denk geldiği için 9 günlük tatil uygulamasına neden olan Kurban Bayramı bu yıl kasım ayına kaydı. Bayram tatilinin kasım ayına denk gelmesi bu aydaki sanayi üretimini olumsuz etkileyecek ama tatilin iki gününün hafta sonuna denk gelmesi bu etkiyi sınırlandırabilir. Bu nedenle bu olumsuz etkiye rağmen kasım ayında sanayi üretiminde artış görebiliriz. Öte yandan bayram tatilinin bu ay kasım ayına kayması aralık ayındaki sanayi üretimini ise olumlu etkileyecek. Küresel resesyondan kaynaklanan baz etkisinin üzerine bir de bayram tatilinden kaynaklanan baz etkisinin binmesiyle de aralık ayında sanayi üretiminde çift haneli bir artış bile görülebilecek.

Dış Ticarette Kanallar Açılıyor
Türkiye’nin ihracatı tam bir yıllık aradan sonra yeniden yükselişe geçti. Gerçi bunu henüz resmi verilerde göremedik ama Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin (TİM) verileri öyle söylüyor. Aşağıdaki grafikte gördüğünüz gibi, TİM’in ihracatçı birliklerinin kayıtlarına dayanan verileri de Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) gümrük verilerine dayanan resmi ihracat verileri açısından oldukça iyi bir öncü gösterge niteliğinde. TİM’in verilerine göre ihracat ekim ayında yıllık bazda yüzde 4,6 artış gösterdi. Bu, TÜİK’in 4 Aralık’ta açıklayacağı verilerde de ekim ayında ihracatta yükseliş görme ihtimalimizin olduğu anlamına geliyor.

TİM’in kasım ayının ilk 19 gününe ait verileri de ihracatta yıllık bazda yüzde 10,5’lik artış olduğunu gösteriyordu. Bu yıl Kurban Bayramı tatili kasım ayının son günlerine denk geldiğinden, ay sonunda ihracattaki yükseliş belki de ilk 19 gündeki kadar yüksek çıkmayabilir. Türkiye’de bayram tatillerinin özellikle sanayi üretimi ve dış ticaret verileri üzerinde etkili olduğunu biliyoruz. Fakat Kurban Bayramı bu yıl hafta sonuna denk geldiği için etkisi daha sınırlı olacak. Bu nedenle herşeye rağmen kasım ayında da ihracatta yükseliş göreceğimizi tahmin ediyoruz.

Geçen yıl aralık ayına denk gelen bayram tatilinin bu yıl kasım ayına kaymasından kaynaklanan baz etkisi nedeniyle, yılın son ayında ise ihracatta yüksek oranlı bir artış görmemizin neredeyse kesin olduğunu düşünüyoruz.

İhracatın durup durup yılın son üç ayında artışa geçmesinin arkasında elbette geçen yıl bu sıralarda yaşanan büyük çöküşten kaynaklanan baz etkisinin de önemli rolü var. Geçen yıl küresel resesyonun ekim ayından itibaren ağırlaşması tüm dünyada dış ticaret kanallarını tıkamış ve küresel ticarette büyük bir çöküş yaşanmıştı. Küresel ticaretteki çöküş bizim dış ticaretimize de aynen yansımıştı. Küresel ticaretteki çöküş bu yılın ilk ayında da sürdükten sonra yaz aylarına kadar yatay bir seyir gözlendi. Haziran ayından itibaren ise yavaş yavaş toparlanma başladı. Bu toparlanma sonucunda da yıllık bazda hesap yapıldığında artış oranlarının ortaya çıkacağı ortama gelindi.

Küresel ekonomide büyüme yeniden başladığı için ihracatımızdaki artış yavaş da olsa önümüzdeki yıl da sürecek gibi görünüyor. Ancak ihracat artarken ithalat da yerinde durmayacak. Bu nedenle yakında cari açığın da yeniden yükselmeye başladığını göreceğiz. Yıllık cari açık zaten eylül ayında yerinde sayarak bunun sinyalini verdi.Türkiye’nin üretim ve ihracatı yapısal olarak ithalata bağımlı olduğundan, en azından kısa dönemde, cari açık olmadan büyümenin imkanı bulunmuyor.

Merkez’e Göre 2010’da Enflasyon Yerinde Sayacak
Merkez Bankası, 2009 yılının dördüncü ve son Enflasyon Raporu’nu 27 Ekim’de yayınladı. Bankaların bankasının bu raporda yer alan son tahminleri, baz etkisi nedeniyle yıl içinde dalgalanmalar olsa da, yıl sonu itibariyle 2010’da enflasyonda kayda değer bir düşüş beklemediğini gösteriyor. 2009 yılı sonunda yüzde 5,5 olarak gerçekleşmesi beklenen enflasyonun, 2010 yılı sonunda ise yüzde 5,4 olacağı tahmin ediliyor.

Merkez Bankası, 2011 yılında ise enflasyonun biraz düşüş göstermesini ve yüzde 4,9’a inmesini bekliyor. Ancak 2011 yılı bizim değerlendirmemiz açısından epey uzaklarda kalıyor.

Merkez Bankası’nın bu son tahminleri önceki tahminlerinden çok farklı değil. Önceki enflasyon raporuna göre sadece 2009 yıl sonu tahmininde kayda değer sayılabilecek bir değişim var ve o da 0,4 puanlık düşüş yönünde. 2010 yıl sonu tahmininde 0,1 puanlık önemsiz bir artış söz konusu. 2011 yıl sonu tahmininde ise hiçbir değişim yok.

Merkez Bankası’nın 2010’da enflasyonda düşüş beklememesi, bu yılki büyük düşüşü sağlayan resesyon ortamının artık sona eriyor olmasından kaynaklanıyor. Resesyonun sona ermesiyle birlikte, iç talep koşullarından ve başta petrol olmak üzere emtia fiyatlarından gelen düşürücü yöndeki etki de sona erdi. Fakat resesyon sonrasında yavaş bir büyüme ortamının söz konusu olması beklendiğinden, bu faktörlerin enflasyona yükseltici yönde bir etkide de bulunmayacağı tahmin ediliyor. Bu varsayımlar ışığında da ortaya yatay seyreden bir enflasyon oranı çıkıyor.

Yalnız bu yatay seyrin yıl sonu değerleri itibariyle geçerli olduğunu belirtelim. 2010 yılı içinde ise dalgalı bir seyir bekleniyor. 2009 yılının ilk yarısında enflasyon mevsim normallerinin çok altında seyrettiği için 2010 yılının aynı döneminde yükseliş olabileceği tahmin ediliyor. Yılın ikinci yarısında ise, 2009 yılının ikinci yarısında bütçe dengesini sağlamak için yapılan vergi ve fiyat ayarlamalarının etkisinin ortadan kalkmasıyla, enflasyonun yeniden düşüşe geçeceği öngörülüyor.

Bu enflasyon tahminleri için en önemli risk ekonominin beklenenin dışında bir seyir izlemesi ve de petrol fiyatlarının yeniden yükselişe geçmesi. Böyle bir durumda enflasyonun da yeniden yükselmesi kaçınılmaz gibi görünüyor.

Enflasyonda Son Durum
Bu arada ekim ayında enflasyon bir miktar daha düşüş gösterdi ve yüzde 5,08’e indi. Ancak ekim ayında enflasyonun beklediğimiz ölçüde düşmediğini de belirtelim. Geçen yıl ekim ayında enflasyon mevsim normallerinin çok üzerinde (yüzde 2,6) olduğundan bu yıl mevsim normallerine yakın (yüzde 1,8 civarı) bir artış olacağı varsayımıyla yıllık enflasyonun yüzde 4,5 civarına kadar düşebileceğini tahmin ediyorduk (bkz. Capital, Kasım 2009, Sayı 11). Fakat enflasyon bu yıl da mevsim normallerinin üzerinde (yüzde 2,4) çıktı ve yıllık enflasyondaki düşüş sınırlı kaldı. Yılın son iki ayında ise baz etkisi enflasyonu yükseltici yönde çalışacak. Bu nedenle yıl sonunda enflasyonun yüzde 6 civarına yaklaşabileceğini tahmin ediyoruz.

Avrupa’da ve ABD’de Büyüme Başladı
Dünyanın üç büyük ekonomisinden Japonya’da ekonomi yeniden büyümeye ikinci çeyrekte başlamıştı. Geçen ay, diğer iki büyük olan ABD ve Euro Bölgesi’nden de büyümenin yeniden başladığına ilişkin haberler geldi. Bu iki dev ekonomi için açıklanan üçüncü çeyrek döneme ilişkin ilk tahmin sonuçları pozitif büyümeye işaret etti.

ABD’de milli geliri hesaplamakla görevli kuruluş olan Bureau of Economic Analysis’in (BEA) ekim ayının son günlerinde açıkladığı verilere göre, üçüncü çeyrekte ekonomi yüzde 3,5 oranında büyüme gösterdi. Yalnız bu büyüme oranının bizim alıştığımız şekilde değil, mevsimsel düzeltilmiş veriler üzerinden ve önceki çeyrek döneme göre, ayrıca da yıllıklandırılmış olarak hesaplandığını belirtelim. ABD’deki bu büyüme dört çeyrektir süren bir küçülme döneminden sonra geldi.

Avrupa Birliği’nin (AB) istatistik ofisi olan Eurostat ise kasım ayı ortalarında, birlik üyesi ülkeler için üçüncü çeyrek döneme ait ilk büyüme tahmini sonuçlarını yayınladı. Bu sonuçlar 27 üyeli AB genelinde yüzde 0,2’lik, 16 ülkeyi kapsayan Euro Bölgesi’nde yüzde 0,4’lük büyümeye işaret ediyor. Burada da büyüme oranlarının mevsimsel düzeltilmiş veriler üzerinden ve önceki çeyrek döneme göre ama yıllıklandırılmadan yayınlandığını belirtelim. ABD’deki gibi yıllıklandırma yapılırsa AB genelindeki büyüme yüzde 0,8, Euro Bölgesi’ndeki büyüme ise yüzde 1,6 olarak hesaplanıyor. Bu büyüme oranları da hem AB’nin hem de Euro Bölgesi’nin beş çeyrek dönem sonra yeniden büyümeye geçtiğini gösterdi.

Böylece iki dev ekonomide resesyonun artık sona erdiğine ilişkin güçlü bir işaret alınmış oldu. Fakat resesyonun sona erdiğinin kesin olarak ifade edilebilmesi için en az iki çeyrek üst üste büyümenin yaşanması gerekiyor. Dolayısıyla ABD’de ve Euro Bölgesi’nde resesyonun bittiğinin kesin olarak açıklanması 2010 yılının ilk aylarını bulacak gibi görünüyor.

Bu arada üç büyüklerin diğeri olan Japonya’da ilk tahminlerin üçüncü çeyrekte de pozitif büyüme işaret ettiğini ve bu ülkenin resmen resesyondan çıktığını belirtelim. Japonya’da milli gelir verilerini Economic and Social Research Institute (ESRI) isimli kurum yayınlıyor. ESRI’nın geçen ayın ortalarında açıkladığı ilk tahmin sonuçlarına göre, Japonya üçüncü çeyrekte mevsimsel düzeltilmiş olarak ve önceki çeyrek döneme kıyasla yüzde 1,2 büyüdü. ABD’deki gibi yıllıklandırma yapılırsa bu oran yüzde 4,8’lik büyümeye karşılık geliyor. Japonya, ikinci çeyrekte de yıllıklandırılmış olarak yüzde 2,7 büyümüştü.

Dünyanın büyük ekonomilerinin resesyondan çıkması diğer ülkeleri de peşlerinden sürükleyecekleri için önemli. Özellikle ABD dünyadaki birçok ülke açısından en önemli pazar konumunda ve bu ülkedeki ekonomik dalgalanmalar küresel ekonomiye de büyük ölçüde yansıyor. Türkiye açısından ABD’nin önemi daha az ama bizim için de Euro Bölgesi başta olmak üzere Avrupa’daki gelişmeler önem taşıyor.




Büyümenin dönüşü
"Büyük yatırımlar Türkiye'ye kayabilir"
Yolunda gitmeyen rakamlar
"Türkiye'de fabrika almak anlamsızlaştı"
EKONOMİDE DIŞLAMA KORKUSU
Haber : Capital Online / 01 Aralık 2009 Salı
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://dessas.yetkinforum.com
 
İşsizlikle Mücadele
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
HERSEY BURDA :: SORU - CEVAP - EN EŞKİ SÖZLÜK :: İŞ - EKONOMİNİN EN EKŞİ SORULARI-
Buraya geçin: